http://carmencafe.blogcu.com/Mediapartners-Google* Hikayeler - carmen cafe de 1001 çeşit konu... - Blogcu



carmen cafe de 1001 çeşit konu...

31/10/2009 - ben, fark yaratan bir insanım!!

Kategori: Hikayeler


Ö
ğretmen, lise son sınıf öğrencilerinin her birine, kendisinin ve başkalarının hayatında yarattıkları farkı onlara söyleyerek ne kadar
de
ğ
erli olduklarını ifade etmeye karar verdi.
Her ö
ğrenciyi birer birer sınıfın önüne çağırdı. Önce onlara kendisi ve sınıf için nasıl fark yarattıklarını söyledi. Her öğ
renciyi özel olarak
takdir etti. Sonra her birinin gö
ğsüne altın harflerle yazılı 'Ben Fark Yaratan Bir İnsanım'
yazılı mavi bir kurdele taktı.
Sonra, takdir edilmenin toplumda nasıl bir etki yarataca
ğını görmek için bir ders projesi gerçekleştirmeye karar verdi. Her öğ
renciye üç kurdele daha verdi. Kendi çevrelerinde bu takdir seremonisini yapmalarını söyledi..
Bir haftanın sonunda ö
ğrenciler sonuçlarıyla birlikte sınıfta sunum yapacaklardı. Sınıftaki çocuklardan biri bir ş
irkette alt derecede yönetici olarak
çalı
şan bir adama gitti. Ona kendisine kariyer planlamasında yardımcı olduğu için şükran duyduğunu söyledi ve göğsüne mavi kurdele taktı. Sonra ona iki kurdele daha verdi. 'Takdir etmekle ilgili bir sınıf projemiz var' dedi. Onun da takdir ettiği bir kişiye gidip göğsüne mavi bir kurdele takmasını ve üçüncü kurdeleyi ona verip onun da aynı şeyi bir baş
kasına yapmasını söyledi. Takdir seremonisi böylece sürüp gitmeliydi. Genç yöneticiden kendisini de sonuçtan haberdar etmesini rica etti.
Aynı gün ak
şama doğ
ru, genç yönetici, üst düzey yöneticisinin odasına gitti. Üst düzey yönetici asık suratlı ve huysuz bir insan olarak tanınıyordu. Genç adam, yöneticisine oturmasını rica etti ve yaratıcı bir
dehaya sahip oldu
ğu için ona hayranlık duyduğunu ifade etti. Yönetici şaşkınlık içindeydi. Genç yönetici mavi kurdeleyi göğ
süne takmak için izin
istedi.
Şaşkın vaziyetteki üst düzey yönetici 'Tabii, olur' dedi. Genç yönetici mavi kurdeleyi, patronunun ceketine, yüreğ
inin üzerinde bir yere taktı. Üçüncü kurdeleyi de ona uzatarak, 'Bana bir iyilik yapar
mısınız? Bu ekstra kurdeleyi alıp, takdir etmek istedi
ğiniz birinin göğ
süne takar mısınız? Bu kurdeleleri bana veren liseli çocuk bir okul projesi
hazırlıyor ve takdir seremonisinin insanları nasıl etkiledi
ğini araş
tırıyor' dedi.
O ak
şam, üst düzey yönetici evine geldi ve on dört yaşındaki oğluna kendisiyle konuşmak istediğini söyledi. 'Bugün başıma olağanüstü bir şey geldi. Ofisimde oturuyordum ve genç yöneticilerimden biri odama girdi. Bana hayranlık duyduğ
unu yaratıcı bir
deha oldu
ğum için bana mavi bir kurdele taktı. Düşünebiliyor musun? Benim yaratıcı bir deha olduğumu düşünüyor. Sonra üzerinde 'Ben Fark Yaratan Bir İnsanım' yazan bu kurdeleyi ceketime, yüreğimin tam üzerine iliştirdi. Bana fazladan bir kurdele daha verdi ve benim de takdir ettiğim birisini bulmamı söyledi. Eve gelirken arabada kurdeleyi kime takacağımı düşünüyordum ve beni düşündüm. Seni takdir etmek istiyorum' dedi.'İş hayatında günlerim çok yorucu geçiyor. Eve geldiğimde sana pek fazla ilgi gösteremiyorum. Bazen sana okul notların iyi olmadığı ya da odan çok dağınık olduğu için bağırıyorum, ama bu akşam, seninle beraber olmak istiyorum ve sana hayatımda nasıl fark yarattığ
ını söylemek istiyorum. Annen ve sen hayatımdaki en önemli insanlarsınız. Sen harika bir evlatsın ve seni seviyorum!'
Çocuk
şaşkınlık içindeydi ve ağlamaya başladı, ağlıyor ağlıyor ağlıyordu. Ağlamasını durduramayarak hıçkırıklara boğulmuş, katıla katıla ağ
lıyordu..
Tüm bedeni hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gözya
şları kucağına damlarken,başını babasına doğ
ru kaldırdı, titrek bir sesle, 'Ben de yarın intihar
etmeyi planlıyordum baba. Çünkü beni sevmedi
ğini düş
ünüyordum.'
Babanın takdiri, çocu
ğun hayatında büyük fark yaratmıştı. Yaşamla ölüm arasında bir fark.

Herkes takdir edilmek ister ama takdir etmek konusunda cimriyizdir nedense.
Daha do
ğrusu birisiyle ilgili olumlu düşünce ve duygularımızı dile getirmeyi pek aklımıza getirmez, nasıl olsa onların bunu bildiklerini ya da
hissedeceklerini varsayarız.

Bugün fark yaratan insan ol. Sevdiklerini, hatta çok yakından tanımadı
ğın halde takdir ettiğin kiş
ileri takdir etmek için adım at. Takdir edilmek
ya
ş
ama sevincini ve gücünü artırıyor.
İster mavi kurdeleyi, ister kırmızı kalpli mavi kurdeleyi takdirinin sembolü olarak ver sevdiklerine, öğrencilerine, çalışanlarına, patronuna, bakkalına, kapıcına. Birilerine 'iyi ki varsın' dediğ
imizde kendi
varlı
ğımızı da onaylamış oluyoruz. Var eden var olur. Varolmanın dayanılmaz hafifliğ
i bu.
Birisini seviyor musun? Ona söyle.
Birisi senin hayatını olumlu etkiledi mi? ona telefon et. Hayatında fark yaratan birileri oldu mu? Onlara mektup yaz, not yaz, kart yaz ya da e-mail
gönder.
Bu insanlara duygularını ifade etmek için bir gün daha beklemeden harekete geç. Özellikle yazılan
şeyler, daha kalıcı olur. Çekmecende sakladığ
ın
mektupları bir dü
şün. Yazılarak paylaşılan duygular özeldir. Bu mektupları,kartları özellikle kendini mutsuz hissettiğ
in günlerde okumak, bir
antidepresan ilaçtan çoook daha etkilidir; ne kadar
şanslı ve mutlu olduğ
unu hissedersin birdenbire.
Hayat, söylenmemi
ş sözleri ertelemek için çok kısadır. Yazdığın birkaç cümle, öylesine büyük fark yaratabilir ki.


alıntıdır


Sitenize Ekleyin:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/8/2009 - İÇİNDE NE VARSA ONU BULURSUN...

Kategori: Hikayeler

 

ICINDE NE VARSA ONU BULURSUN

 

Gencin biri yöresinden bikmistir, biraz da gidip baska diyarlari gezip görmek ister, alir atini çikar yola. Az gider uz gider dere tepe düz gider, yorulmus ve susamistir, uzaktan bir selale görür dagin tepesinde, selaleye varir, su içer, atina da su içirir. Selalenin yaninda bir agaca yaslanmis oturan iki yasli amca vardir. Genç, onlari selamlar, sonra bir soru sorar :

-"asagida bir köy görünüyor ben oraya yerlesmeyi düsünüyorum, orda insanlar nasildir" der.

Daha yasli olan :

-" senin geldigin yerde insanlar nasildi evlat ? " der.

Genç:

  • " valla sizden iyi olmasinlar çok iyi insanlardi, efendi, saygili, iyi niyetli"

  • Yasli amca:

  • " Asagidakiler de öyle evlat" der. Genç cevaptan çok memnun eksik olma amca der, alir atini yüzünde gülücüklerle gider. Baska bir yöreden baska bir genç, o da bikmistir yöresinden o da atini alir çikar yola, ovada selale uzaktan göründügü için o da yönelir selaleye, su içer atina da içirir, yasli amcalar hala oradadirlar, genç en yakin yasliya:

  • " bu asagidaki köydeki insanlar nasil ?" der, biraz önce konusan amCA,

  • " senin geldigin yerdekiler nasildi evlat ? " der. Genç :

  • " Hepsi biririnden pis, serefsiz, haysiyetsiz, adi insanlardi " der, Yasli amca :

  • " Asagidakiler de öyle evlat" der.

  • Bastan beri hiç konusmayan ikinci yasli amca, birinciye

  • " ya sen niye ayni soruya iki farkli cevap verdin? " diye sorar. Birinci yasli amca,

  • ''çok basit der, insanlar her zaman dünyayi nasil görmek istiyorlarsa öyle görürler ve ne ararlarsa onu bulurlar. Bazan sadece pozitif yaklasmak yeterli olabilir, insanlar bunu hissederler ve pozitif olurlar, negatif yaklasirsan negatif olurlar. yani onlarin nasil olacaklari biraz da bize baglidir. Eger bir insani sevmek istiyorsan, sevmenin yolunu bulursun, bir gün insanlari olduklari gibi sevmeye karar ver, bu her seyden ödün vermek anlamina gelmez, onlari gerekirse hatalari ile ama kendini de koruyarak sevmek anlamina gelir. Sevgi sevgiyi dogurur ve nefret nefreti....''

 

 

ALINTIDIR

 

 


Sitenize Ekleyin:

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/8/2009 - padişahın işi ne?

Kategori: Hikayeler

 

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli giyinir. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
 - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
 - Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
 - Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
 - Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görülen o ki padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten asağılara sallanır. Unkapanı civarinda soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;
-Kimdir bu?
 Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
 - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
 - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
 - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyın sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...Bizim efendi bir alemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ummeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
 - Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- iste bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
- Dogru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

alıntıdır


Sitenize Ekleyin:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/4/2009 - LİMON AĞACI...

Kategori: Hikayeler

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.
Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.
Büyük ağaç, iyice kasılarak:
—Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.
Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.
Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.
Tohumların teklifini kabul ederken:
—Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.
Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:
—Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.
Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.
Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.
Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.
Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.


CÜNEYD SUAVİ

bülbül isimli Üye şimdilik offline konumundadır  


Sitenize Ekleyin:

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/1/2009 - üzüm...

Kategori: Hikayeler

Hasat zamanıydı. Çiftçi bir ailenin tüm fertleri büyük bir tarladaki buğday demetlerini arabalara yüklüyorlardı. Aile fertleri, aralarında güzel bir iş bölümü yapmışlardı. Herkesin işi başka başkaydı.

Evin annesi, orakçıların hendek kıyısında biçemedikleri başakları toplarken, küçük bir ağacın dalları arasında bir salkım üzüm gördü.

“Oh, bu kavurucu sıcakta bu bir salkım üzüm ne iyi gider” diyerek, salkımı kopardı. Tam yemek üzereydi ki, gözü az ilerisinde, demetleri arabaya yükleyen kocasına takıldı.

“Onun bu üzümlere benden daha fazla ihtiyacı var. Sabahtan beri en çok o çalışıyor” diyerek üzüm salkımını kocasına götürüp verdi.

Adam, bu beklenmedik ikrama çok sevindi. Tam üzümleri iştahla yemek üzereydi ki, buğdayları tırmıklayan küçük kızını gördü ve:

“Küçük kızım ne kadar da zayıfmış” dedi. “Bu üzümleri götürüp ona vereyim.”

Küçük kız, babasının ikram ettiği üzümleri sevinçle aldı ama tam yemek üzereydi ki, o da, başakların deste deste yüklendiği arabanın üzerindeki ağabeyini gördü.

“Zavallı ağabeyim, güneşin altında saatlerdir çalışıyor. Dili damağı kurumuş, birbirine yapışmıştır. En iyisi, bu üzümleri götürüp ona vereyim” dedi.

Delikanlı, küçük kardeşinin kendisine uzattığı üzüm salkımını neşe ile aldı. Tam yiyecekti ki, o da, hendek kenarında iki büklüm çalışan annesini gördü.

“Anneciğim ne kadar da yorulmuş. Ben iyisi mi bu salkım üzümü ona vereyim o yesin” dedi ve üzümü annesine götürdü.

Evin annesi, üzüm salkımının dönüp dolaşıp kendisine geri geldiğini görünce, olanları hissetti ve kendisine böyle sevgi dolu yüreğe sahip şefkatli aile bahşettiği için Allah’a şükretti. Ve bütün ailelerin kendileri gibi mutlu olmaları temennisinde bulundu.


alıntıdır


Sitenize Ekleyin:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/12/2008 - NİYE BEN?... DİYENLER İÇİN

Kategori: Hikayeler

Resim:Meat eater ant feeding on honey.jpg

NİYE BEN?

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında,  neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, İpi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu.. Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek İpi gevşetiverdi.  Aniden boşalan ip, hızla Branda'nin gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı."

Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin.....


Sevgiyle kalın...



ALINTIDIR

Sitenize Ekleyin:

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/11/2008 - dert ağacı...

Kategori: Hikayeler


Dreaming warm and far lands.

Eski çiftlik evini restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü
zorlukla tamamlamıştı. Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç
gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmiş ve şimdi de eski
püskü pikabı çalışmayı reddetmişti. Onu evine götürürken yanımda adeta bir
taş gibi oturuyordu. Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet
etti. Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu,
dalların uçlarına her iki eliyle dokundu.
Kapı açıldığında ; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle
kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük
verdi.Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde ; ağacın yanından
geçerken merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı
sordum."O,benim dert ağacım," dedi. "Elimde olmadan işimde bazı sorunlar
çıkıyor, ama şundan eminim ki o sorunlar, evime, eşime ve çocuklarıma ait
değil.
Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları
tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi
sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum.

" Öfkeyle geçen her dakikanız, mutluluğunuzdan çalınmış 60 saniyedir."




tavuksuyuna çorba kitabından alınmıştır



Sitenize Ekleyin:

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/10/2008 - GELECEĞİNİ BİLİYORDUM...

Kategori: Hikayeler


Savasin en kanli gunlerinden biriydi. Asker en iyi
arkadasinin az ileride, kanlar icinde yere dustugunu gördü.
İnsanin basini bir saniye siperden cikaramayacagi gibi bir ates
altindaydilar.
Asker tegmenine kostu hemen: - Komutanim, bir kosu arkadasimi
alip geleyim mi? "Delirdin mi?" der gibi bakti tegmen... -
Gitmege degmez oglum, arkadasin delik desik olmus. Buyuk
olasilikla ölmustur bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin!
Ama asker o kadar israr etti ki, tegmen izin vermek zorunda
kaldi.
- Peki, dene bakalim!
Asker yogun ates altinda firladi siperden ve mucize eseri,
arkadasinin yanina kadar gitti, yarali arkadasini sirtlandigi gibi
tasidi. Birlikte siperin icine yuvarlandilar.
Tegmen kosup yaraliya bir goz atti ve nefes nefese bir kenara
yikilmis askere döndu:
- Sana hayatini tehlikeye atmaya degmez, dememis miydim! Bu
zaten ölmus...
- Degdi Komutanim, degdi! dedi asker. - Nasil degdi, arkadasin
zaten ölmus, görmuyor musun? - Gene de degdi komutanim, cunku
yanina vardigimda henuz yasiyordu...
Ve onun son sözlerini duymak, dunyalara bedeldi benim icin... Ve,
hickirarak, arkadasinin son sözlerini tekrarladi: "Gelecegini
biliyordum!"

"ŞU ÇILGIN TÜRKLER" KİTABINDAN ALINTI


Sitenize Ekleyin:

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/10/2008 - beş dakika daha baba!!

Kategori: Hikayeler


Exuberance

Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama “Bakın, salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum” dedi.
Adam gülümseyerek “Güzel bir oğlunuz var” dedi. “Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocukda benim oğlum”

Sonra saatine baktı ve “Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı” diye seslendi oğluna.
Çocuk salıncakta yükselirken “Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha” diye karşılık verdi babasına.

Adam başını “peki” anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.
Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna “Todd, artık gidelim mi, ne dersin?”

Çocuk yine gitmeye isteksiz “Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha” diye bağırdı babasına.

Adam” Tamam” deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.

Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla “Ne kadar sabırlı bir babasınız” dedi .

Adam gülümsedi kadına. “Sabır değil yaptığım bayan” dedi. “Büyük oğlum Tommy’yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy’e hiç yeterince zaman ayırmamıstım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi yapardım. Todd’la ayni hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..

O her “Beş dakika daha baba” dediği zaman , oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim”


tavuksuyuna çorba adlı kitaptan alıntıdır


Sitenize Ekleyin:

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/10/2008 - bir mucizeyi satın almak...

Kategori: Hikayeler

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
George'ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
"Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı
çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce
"Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.
Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."
Eczacı Sally'e bakarak:
"Anlayamadım" dedi.
"Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar
ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük
kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George
için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça
malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!


alıntıdır


Sitenize Ekleyin:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kafama göre takılıyorum:) her telden çalarım ben!! bakarsınız bir köşede mizah yazıları, öteki köşede yemek tarifleri, yalnız kalmış bir aşk şiiri ise ''hani bana köşe, hani bana köşe'' diye ağlıyor!! zamanla dostlar herşey... birazcık zaman istediğim şey...
The Hunger Site

Kategoriler


bannerim

.

sitemin banner kodu

>.

Arkadaşlarımın bannerleri

Image Hosted by ImageShack.us
Haydi Sende Sepetle...!
selmahlc CafeRose

Arkadaşlarım

lotuse
mansur
oguzalpyuksel
yoncik
gurkanadam
ahuozturk
eglencelimatematik
cadys
benyaziyorum
endless88
oznesel
tekirdagli
kardelenkardelen
edepsissman
sherafettin
fleures
komediwinx
filizvehobileri
erasmusakdenizli
cocukorguleri
tubadasi
webdersanesi
kurtlarvadisi101
zamazing
masadov42
hepgenclik
http://www......mid width=163 height=43 type=audio>
Add to Technorati Favorites Add to Technorati Favorites Lifestyle Blogs - BlogCatalog Blog Directory
Zirve100
Beatles - Michelle .mp3
Found at bee mp3 search engine